Genel

25. ÜKG Blog Turu: Bela – Yorum

Bela Tur Takvimi
26.05 | Romancekolik – Tanıtım Videosu & Ön Okuma
26.05 | Zimlicious – Yorum
27.05 | Kitap Esintisi – Yorum
27.05 | Yorumbaz – Yorum
28.05 | Sevgili Kitap – Yorum & Okuyucu Testi
28.05 | Kitab-ı Sevda – Yorum
28.05 | Kitap Hayvanı’nın Günlüğü – Yorum


Sally Green, hayatı boyunca yazmaktan başka pek çok şey yapmış gibi– öğrenciyken gazete dağıtmış, garsonluk, barmenlik yapmış, temizlikçi olarak çalışmış. 1985 – 2001 yılları arasında ise muhasebecilik yapmış. Rakamların dünyasında yaşayan, çocukken bile filmleri kitaplara tercih eden bu kadın, 2010 yılında Open University’de yaratıcı yazarlık sınılarına katılmış ve 2013’te turumuza konuk olan kitabını satmış. Ey maşaallah! diyebiliyorum sadece…
Green’in Twilight’a rakip gösterilen Bela isimli kitabında cadılar ve insanlar İngiltere’de hep birlikte yaşıyorlar. Ak Cadılar, tahmin edebileceğiniz gibi iyi olanlar. Kara Cadılar ise kötü olanlar. Ana karakterimiz Nathan ise Ak Cadı bir annenin ve en güçlü Kara Cadı Marcus’un oğlu. Konseyin yaptığı değerlendirmelerde Ak mı, Kara mı belli olmadığından, e herkes de babasının durumunu bildiğinden korkuyorlar çocukcağızdan. Babasının yolundan gitme ihtimali olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle de 15 yaşındaki Nathan, kendisini Celia’nın ellerinde, bir kafeste kelepçelenmiş, 17 yaşına basıp 3 hediyesini almayı beklerken buluyor. “Hediye” deyip geçmeyin; onları alamazsa ölecek çocuk.
Eminim ki cadılar hiçbir okura yabancı değil. Green de bunun farkında olmalı ki cadılara yabancı olmayanların bile tek solukta okuyabilecekleri, bildiklerinin yanlarına kar kalacağı ancak bir yandan da heyecanlanabilecekleri bir hikaye yazmış. Öncelikle, anlatıcımızın erkek olması bile benim için heyecanlandırıcıydı çünkü genelde, özellikle Genç Yetişkin’lere yönelik hikayeleri kızların ağzından dinlemeye alışkınız. Sonracığıma, hep bir zorluklar var, evet, ama Green’in Nathan’ın önüne koydukları o kadar karanlık, o kadar “oha!” dedirtici ki cidden kendinizi ne hissettiğini, hissedeceğini düşünürken, başına daha ne gelebileceğini çözmeye çalışırken buluyorsunuz. Nathan’ın tüm bu garip olaylar boyunca espri yeteneğini kaybetmemesi de şaşırtıcı derecede iyi bir şey, ama bir yandan da daha da üzüyor insanı çünkü kendi kendine espri de yapmasa hayatında hiç ışık kalmayacak.
Kitapta içinizi yakıp kavuracak derecede karanlık kadar kalbinizi aydınlatacak şeyler de var. Özellikle Nathan’ın Annalise’le olan aşkı, kardeşi Arran’la olan ilişkisi beni inanılmaz etkiledi. Belki de benim de bir kardeşim olduğu, çok yakın olduğumuz ve birbirimiz olmadan yapamadığımız içindir, bilmiyorum artık. Nathan’ın kanında “öldürmek” var, Nathan “öldürmek” için yaratılmış… Bunu yapacak mı, yapmayacak mı göreceğiz. Akla karayı seçecek yani!
]]>

You Might Also Like

No Comments

    Leave a Reply