Menu
Kitaptan Filme

Duygularin Rengi'ni hem okuyun, hem izleyin.

Uzun zamandır okumak istediğim kitaplar arasındaydı Duyguların Rengi. Sonra ben kitabı daha elime bile alamadan bir baktım ki filmi çıkmış. E bir de Oscar’a aday olunca izledim gitti daha kitabı okumadan. Pişman mıyım? Hayır, çünkü film de, kitap da anında favorilerim arasına girdi.
Kitabın iyi ve filmden farklı olan yanı farklı kadınların ağzından yazılmış olmasıydı. Yalnızca hizmetçilerin değil, onlara iş verenlerden olan ve hikayelerini dinleyen Skeeter’ın duygu ve düşüncelerini de öğreniyorsunuz kendi ağzından. Kitap, 1960’lı yıllarda Missisipi’de geçiyor. Beyazların hizmetçiliğini yapan Afrikan-Amerikan kadınları ve onların yaşadıkları durumları konu alıyor. Düşünün artık, ‘onların hastalıkları farklı oluyor’ kafasıyla işverenler kadınlara evin dışında ayrı bir tuvalet yapıyorlar ve karda kışta onu kullanmaları gerekiyor. İşverenlerden birinin kızkardeşi olan Skeeter ise bunun yanlış olduğunu düşünüyor ve beyaz ailelerin çocuklarını büyüten, çamaşırlarını yıkayan, evlerini temizleyen ve yemeklerini yapan bu kadınların sesini dünyaya duyuruyor.
Filmde de, kitapta da en sevdiğim karakter Minny’ydi. Kendisi hem komik, hem şirin, hem de asabi bir karakter. Sivri dilini tutamadığı için de tabiri caizse bir türlü burnu boktan çıkmıyor. Kitabı okuduktan sonra Octavia Spencer‘ın aldığı Oscar’ı hak ederek aldığını bir onayladım kendimce. Kadın Minny’yi beyaz perdeye taşımakla kalmamış, Minny olmuş resmen. Eminim ki hem okurken, hem de izlerken siz de bu karaktere bayılacaksınız. Türkçe çevirisinin nasıl olduğunu bilmiyorum ancak orijinalinde özellikle hizmetçilerin lehçesi ilk başta biraz zorluyor insanı. Ancak hangi kelimeleri nasıl kullandıklarını anlamanız fazla zaman almıyor ve hemen alışıyorsunuz. Hoşunuza gitmeye başlıyor.
]]>