0
emma rous the au pair kitap
Kitap Yorumu Projeler

Emma Rous, ilk kitabı The Au Pair için zengin aile draması tercih etmiş

8 Mayıs 2019

Kayıp Kız ve Trendeki Kız gibi kitapların da etkisiyle “gizem-gerilim” türü romanlar son zamanlarda bir coştu gibi sanki. Bana göre her iki kitap da (ki Kayıp Kız’ı Trendeki Kız’dan daha çok beğenmeme rağmen) hiç de abartılı kadar değil; onu önce bir söyleyeyim. Ama yine de okurken bir “acaba ne olacak?” merakı sarıyor insanı; tahmin etseniz de düşündüğünüz şey doğru çıkacak mı, çıkmayacak mı merak ediyorsunuz – okurların hepsi iyi bilir bu hissi. Buna rağmen her ikisi sonrasında da bir hayal kırıklığı vardı tabii. Emma Rous tarafından kaleme alınan The Au Pair da aynı şekilde oldu. Neler olacağını merak ettiğim için bir kenara atamadım ama öğrendiğimde de o kadar zamanımı harcadığıma pişman oldum açıkçası…

Bu tarz kitapların yükselişinin nedenine kafa yordukça ne düşünüyorum, biliyor musunuz? Ben mesela kafam aşırı yorgun olduğunda ya da okumaların getirdiği duygu ve düşünceler arasında biraz nefes almak istediğimde genelde “chick lit” veya eğlenceli, çıtır-çerez anı kitapları ile çocuk kitaplarını okumayı tercih ediyorum. Hani böyle sahilde, güneşin altında mayışırken okunacak cinsten… Pek çok kişinin de benzer tercihler yaptığını gözlemliyorum ancak son zamanlarda bunların yerini Kayıp Kız, Trendeki Kız ve Emma Rous gibi ilk kitabını yazan yazarların bu “gizem-gerilim” türü kitapları tercih ediliyor gibi. Bunun nedenini düşündüm, düşündüm ve sonunda şuna karar verdim: mutlu sonlara tahammülümüz kalmamış. Emma Rous da aynı şeyi yaşattı bana. Ülkenin durumuymuş, işteki mutsuzlukmuş, etrafımızdakilerin vıdıvıdıları, dedikoduları derken mutlu sonla karşılaştığımızda “böyle saçma şey mi olur; hiç gerçekçi değil!” diyerek sinirleniyoruz muhtemelen. Doğru muyum, yanlış mıyım siz söyleyin artık.

Emma Rous, ilk kitabında zengin draması tercih etmiş

Başta da belirttiğim gibi, zorlansam da sadece sonunu merak ettiğim için okumaya devam ettim kitabı. İlk başta merak edip, almamın nedeni de Daphne Du Maurier’in çok sevdiğim Rebecca’sına benzetilmesiydi. Hikâyenin geçtiği ortam olsun, cadılara, perilere ve changeling’lere yapılan göndermeler olsun az biraz andırsa bile tabii ki alakası yoktu. Sanırım sadece hafif bir gotik havası olması nedeniyle Rebecca’ya benzetilmiş ama inanın tek benzeyen yanı kitaptaki ana ailenin yaşadığı ev ve yaşadıkları yerin havası…

emma rous the au pair

Emma Rous, şöyle bir dünya yaratmış: Seraphine Mayes ve ikiz kardeşi Danny yaz mevsiminin ortasında, İngiltere’nin Norfolk ilçesindeki Summerbourne aile evinde doğuyor. Onlar doğduktan birkaç saat sonra anneleri kendisini evin arkasındaki tepeden aşağı atıyor, o zamanlar ailenin yanında çalışmakta olan au pair kaçıyor ve bu küçük ilçedeki diğer insanlar ikizlerin peri ya da changeling olduğuna dair dedikodular yaymaya başlıyor. İlk kez yetişkinliğinde tanıştığımız Seraphine ve kardeşleri (ikiz kardeşi Danny’ye ek olarak bir de ağabeyi var) babalarının ölümünün ardından dağılmış haldeler. Seraphine, ölümünün ardından babasının eşyalarını ayıklarken eski bir aile fotoğrafı buluyor. Annelerinin başına gelenden dolayı küçüklüklerinde ikizlerin hiç fotoğrafları çekilmemiş ama söz konusu fotoğrafta anneleri, babaları, ağabeyleri ve kucağında bir bebek var. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, ikiz doğurmuş bir kadının kucağında tek bebek olması Seraphine’in kafasında soru işaretleri oluşturuyor ve kızımız bu durumu araştırmaya, hatta ısrarla araştırmaya başlıyor.

Drama, drama, drama…

emma rous the au pair yazar
Emma Rous

Anneannesinden aradığı soruların yanıtlarını bulamayan Seraphine, doğduğu dönemde ve öncesinde ailesinin yanında au pair olarak çalışan Laura’yı buluyor. Emma Rous, kitapta zamanda ileri-geri gidip gelmesinin yanı sıra Seraphine ve Laura’nın bakış açıları ve anlatımları arasında da gidip geliyor. Biraz fazla ağır başlayan hikâyede bu sayede hem farklı ayrıntılar öğreniyor, hem de merak ettiğimiz soruların yanıtlarını çok uzun sürede alıyoruz. Normalde biliyorsunuz, neler olduğunu özet geçmek yerine belli yerlere gönderme yaparak, kitabı okurken neler hissettiğimi ve düşündüğümü yazmayı seviyorum ama ne yazık ki Emma Rous böyle bir şeyi başaramadı. Okurken en çok düşündüğüm “tipik zengin draması; holey!” oldu. Zenginlerin derdi olmadığını ya da dertlerinin önemli olmadığını düşündüğümden değil, yanlış anlamayın. Kitaptaki tüm karakterler kendini beğenmiş, dert yokken dert yaratan, aptalca davranan ve aslında kendi egolarını tatmin etmek için başlarına iş açan tipler olduğu için böyle söylüyorum. Durum böyle olunca da hiçbirini sevemedim; sevilmeyen karakterlerin olduğu kitapları da sevdiğim oluyor ama bir tane mantıklı insan aradım sanırım The Au Pair’de.

Trendeki Kız ve Kayıp Kız romanlarını sevdiyseniz The Au Pair’e bir şans verebilirsiniz. Ancak benim gibi, Rebecca tarzı romanlara benzetilmesi ilginizi çektiyse amanın uzak durun derim.

Emma Rous – The Au Pair ile Kitaplık Kedisi 2019 Reading Challenge’ın 7’nci maddesini de tamamlamış bulunuyorum.

You Might Also Like...

No Comments

    Leave a Reply

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.