Genel

Kitap Eleştiri: Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu – Haruki Murakami

“Dünyanın sonu insanın yüreğinin içinde gelir.”
‘‘Çektiğin acıyı ben de anlıyorum. Fakat bu herkesin başından geçiyor. O yüzden senin de katlanman gerek. Sonrasında kurtuluş geliyor. O zaman artık sen, hiçbir şeyi dert etmeyecek, üzülmeyeceksin. Hepsi kaybolup gider.
Geçici heveslerin hiçbir değeri yok. Burası dünyanın sonu. Dünya burada sona erer, ötesi yoktur. O yüzden sen de artık hiçbir yere gidemezsin.’’ Gölgesini kaybeden, kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam ve dünyanın sonu gelmeden önce yaşayacak sadece birkaç saati kalmış bir kahraman. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu XXI.
Yüzyıl edebiyatına damgasını vuran, kült yazar Haruki Murakami’den bilimkurguyu masalsı bir dünyanın içinde var eden, Kafkaesk bir psikolojik gerilime göz kırpan bir roman.
Bu kitapta aradığınız herşey var: hayal gücü, büyü, insanların ilişkileri, mitoloji, hatta matematik ve bilim bile var. İlk başta neler olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu ancak sonradan herşeyi birden algılamaya başladım. Kitabın ismini de baştan araştırmış olsaydım daha iyi olurdu tabii çünkü ‘haşlanmış harikalar diyarı’ ve ‘dünyanın sonu’ iki farklı dünyaymış. Bölümlerin başlıklarında hangi dünyada olduğumuz belirtiliyor tabii ama benim jetonum geç düştü. Ayrıca karakterlerin hiçbirinin ismi söylenmiyor kitapta ancak okuyup bitirince öyle bir hale geliyorsunuz ki herhangi birini yolda görseniz tanıyacağınızdan yüzde yüz eminim.
İsimsiz ana karakter, büyük bir şirketin işlemcisi (kitabı arkadaşıma verdiğim için tam kelimeleri hatırlayamıyorum şu an; benim için fazla matematiksel yaptığı şeyler). Benim gibi matematik özürlü biri açısından bakıldığında ilginç bir işi var ancak onun dışında sıradan problemleri olan sıradan bir insan kendisi. Doğal sesleri kısıp yükseltebilme üzerine araştırma ve çalışmalar yapan bir bilim adamı tarafından işe alındığında ise ana karakterin hayatı değişiyor. Tam olarak ne olduğununun yorumunu size bırakacağım.
İki dünya arasından ‘Dünyanın Sonu’nu daha çok sevdiğimi söylemem gerekiyor. Daha büyülü olduğu için sanırım. Ana karakter, bu dünyaya girerken gölgesi sökülüp alınıyor. Bu dünyada herkes bunu yapmak zorunda ve insanların gölgeleri öldüğü zaman ruhları da ölüyor. Pek çok güce sahip olduğunu hissetiğim bekçiye kalmış gibi herşey. Gölgeyle görüşülüp görüşülmeyeceğine, kimin ne iş yapacağına o karar veriyor. Ana karakterin gölgesi bir harita çizmesini istiyor ondan, kaçış planı hazırlayabilmeleri için. Ancak bulundukları yer dünyanın sonu ve oradan çıkış yok. Yoksa var mı? Onu da kendiniz görün diyorum.
Ana karaktere Dünyanın Sonu’nda ‘rüya okuyucu’ işi verildiği zaman çok heyecanlandım. İlk başta bizim dünyaya alışkın bir insan olarak insanların günlüklerinden rüyalarını okuyacak falan sandım. Zavallı bizim dünyalıyım işte, n’apalım, yanılmışım. Hem de çok! Ana karakterimizin kağıtla mağıtla işi yok; tekboynuzların kafataslarının içerisine yerleştirilmiş rüyaları okuyor. Çok heyecanlı değil mi? Ancak bunu nasıl yaptığını da kendiniz görün bence.
Kitap boyunca Murakami’nin hangi Batılı yazarlardan, hikayelerden ve müzisyenlerden etkilendiği görülüyor. Pop kültürle aranız iyiyse, küçük sürprizlerle karşılaşacaksınız. Mesela Dünyanın Sonu’nda Police grubunun şarkılarını çalan bir taksi gibi. Ayrıca, hikaye iki farklı dünyada geçiyor olsa da bu dünyalar hiç beklemediğiniz anlarda birleşiveriyor. Birleşmek doğru kelime mi karar veremedim şimdi ama öyle bir şeyler oluyor işte. Murakami’nin yarattığı dünyalarda şuursuz bir şekilde karakterleri takip ediyorsunuz.
Murakami’yle olan tek problemim tasvirlerini detaylarla uzatması. Bu kitapta yaptığı bir şeydir diye düşündüm ilk başta. Nasıl olsa tekboynuz kafatasından rüya okuyan bir karakteri var; bu dünyayı bize iyice anlatmadan “amaaaan, okuyor adam işte!” deyip geçecek hali yok. Ancak bazı bölümlerde gereksiz ayrıntılar uzamış da uzamış. Bunların gereksiz olduğunu kitabın sonuna gelip de “onu niye o kadar anlattı ki boşuna?” deyinceye kadar da anlamıyorsunuz tabii ki. Bu kitaptan hemen sonra da henüz Türkçe’ye çevirilmemiş, kısa bir kitap olan Sputnik Sweetheart‘ı okudum. Gördüm ki bu uzatmalar Murakami’nin sevdiği bir şey gibi. Onda da o kadar kusur oluversin, n’apalım. Bence okumaya devam edelim.
]]>

You Might Also Like

No Comments

    Leave a Reply