Menu
Genel

Kitap: Veronika Ölmek İstiyor

“Paulo Coelho’nun ustalığı, herkese seslenebilmesinden kaynaklanıyor. Sevecen, ama etkili bir öğretmen. Kitapları tüm dünyada 100 milyon satmış olan Coelho’nun şaşırtıcı çekiciliğinin nedeni de bu olsa gerek.” Veronika, her istediğine sahip görünen, renkli bir yaşam süren, yakışıklı erkeklerle gezip tozan genç bir kadın olmasına karşın, mutlu değildir. Yaşamında bir şeylerin eksikliğini hissetmektedir. Başarısız bir intihar girişiminin ardından, kendine geldiği zaman bir akıl hastanesindedir. Üstelik çok kısa bir ömrü kaldığını öğrenir. Zaten ölmek isteyen Veronika bu süreçte, başka dünyaların insanlarını tanırken kendisini de keşfetmeye başlar… Paulo Coelho’nun ülkemize yakın bir coğrafyada, Bosna ve Slovenya’da geçen Veronika Ölmek İstiyor adlı romanı, var oluşumuzun her dakikasına yaşam ile ölüm arasında bir seçim olarak yaklaşıyor. Toplumun alışılmış kalıplarının dışına çıkan, farklı düşünceleri yüzünden önyargıları göğüslemek zorunda kalan insanları anlatıyor.

24 yaşındaki Veronika güzel, her şeye sahip olan bir kız ancak mutlu değil. Dünyada pek çok şeyin yanlış gittiğini, bu nedenle yaşamanın bir nedeni olmadığına karar veriyor ve uyku ilaçları alarak intihar ediyor. Tam öldüm öleceğim derken bir dergideki cümle çarpıyor gözüne: “Slovenya nerededir?” Vatanının nerede olduğunu kimsenin bilmiyor olmasına sinirlenen ve üzülen Veronika, dergiye Slovenya’nın neresi olduğunu anlatan bir mektup yazıyor. Bu da haliyle onun intihar mektubu oluyor. Şuurunu kaybederken bir anda panik olan Veronika “Kusarsam ölmem” diye düşünüyor fakat bilincini kaybediyor. Sonuç olarak ölmüyor kendisi; kendini akıl hastanesinde buluyor. Kendisine kurtulduğu ancak ilaçların etkisi olarak kalbinde bir sorun çıktığı ve kısa zamanda öleceği söyleniyor.
Ana karakter Veronika olunca insan kitap ona odaklanacak, onun hikayesi olacak zannediyor. Veronika hikayenin merkezinde tabii ki ancak farklı karakterlerle de karşılaşıyoruz. Veronika’yla birlikte akıl hastanesinde olan karakterlerle ve onun doktoruyla. Zedka, depresyonda. Mari, panik atak. Veronika’nın aşık olduğu Eduard ise şizofren. Dr. Igor ise hastalarının üzerinde farklı şeyler deneyerek tezine malzeme arayan bir adam. Tamam, konu psikoloji olduğu zaman pek fazla kesin ve net çözüm yok ancak ben kendisine sinirlendim kitap boyunca. Veronika’yı hayata bağlamak için kendisine ölmesi gerektiğini söyledi mesela. Hastanenin dolu olması gerektiği ve tezi için inceleme yapması gerektiği için hastaların hiçbirini salmak istemiyormuş gibi hissettim ve bu duruma sinirlendim.
Kitapta, merkezde Veronika olmak üzere tüm bu karakterlerden yola çıkılarak toplumdaki “delilik” anlayışı inceleniyor. Herkesin okurken kendinden bir şeyler bulabileceği bir kitap. Alışılmışın dışında durumlardan korkan insan, farklı olanları “deli” kategorisine koyuyor. Veronika da bunu anlayınca özgürlüğünün farkına varıyor: “Nasıl olsa deliyim, ne yapsam olur” misali. Bunun sonucu olarak da önceden cesaret edemediği, aşk, nefret ve cinsel uyanmayı tadıyor. Bu arada da hiç bir şeye tepki veren ama Veronika piyano çalarken mutlu olan Eduard’a aşık oluyor.
Sonuçta Dr. Igor Veronika’ya gerçeği söylemiyor ve kız her gününü ölümü bekleyerek yaşamaya mahkum oluyor. Doktor böylece kızın her günü bir mucize olarak göreceğine inandırıyor kendini ve ‘Veronika deneyi’ni yazmaya koyuluyor. Bu, insanı ikilemde bırakan bir durum. Sadece dünya yaşanmaya değmez diye düşünerek ciddi ciddi ölmek isteyen bir insanı ölümün her an gelebileceğine inandırarak yaşamasını sağlamak doğru mu? O kişi gerçeği hak etmiyor mu? Gerçeği öğrenirse yine intihara mı kalkışır? Bu soruların cevaplarını bilemiyorum tabii ki ancak insan bir kez daha anlıyor ki büyük zorluklar ve çirkinliklerle dolu olsa da hayat yaşamaya değer ve her an bir mucize, bir sürprizle, beklenmedik heyecanlı bir durumla karşılaşabiliriz.
]]>