Genel

Kitap Yorum: Camlar Şehri – Cassandra Clare

Vampirler, kurtadamlar, periler ve gerçek ask. Solugunuzu kesecek bir gerilim ve heyecan. “Ölümcül Oyuncaklar”da aksiyon tam gaz! Clary, annesinin ölümüne sebep olan iksirin peşindeydi ve ona ulaşmak için de bir an önce Camlar Şehri’ne gitmesi gerekiyordu. Kendisini sağlam bir ölüm kalım savaşının içinde bulmasıysa an meselesiydi. Kurtadamlar, vampirler ve periler, ortalığı birbirine katmak için Camlar Şehri’nde biraraya gelmişti. Clary’nin tek bir kozu vardı. Sahip olduğu güçler! Fakat bu aynı zamanda büyük bir risk ve sorumluluk demekti. Çünkü ya herkesi kurtaracak ya da her şeyi yok edecekti. Clary’nin yolculuğunda ona ihanet ve onur eşlik etti. Kah kazandı, kah kaybetti. Olsun! Camlar Şehri için değerdi!
Camlar Şehri, Ölümcül Oyuncaklar serisinin üçüncü kitabı… Normalde seri bu kitapla birlikte bitecekmiş… O nedenle pek çok şey gün ışığına çıkıyor, sırların bazıları çözülüyor. Sonunda bütün Gölgeavcılarının bahsedip durduğu ‘evleri’ olan Idris, Alicante’ye gidiyoruz. Clary’nin annesini komadan uyandırmak için orada bulması gereken birşey var ve Gölgeavcılarının da bir araya gelip Valentine hakkında ne yapacaklarına karar vermeleri gerekiyor. Simon’ı Jace bir şekilde sürüklüyor Alicante’ye. Gitmemesi yüz bin kere tembihlenen asabi kızımız Clary de inat edip gidince Luke da birden kendini orada buluyor. Büyücü Magnus Bane ve Alec benim favori karakterlerim. Başından beri Magnus’a bayılmıştım zaten, şimdi yüzde yüz eminim favorim olduğundan. Alec de bir kurtuluyor donukluğundan, şirin mi şirin! Tabii bu kitapta en heyecanlı kısım Valentine’ın geçmişi ve nasıl bu hale gelebildiğini okumaktı. Önceki kitaplarda şimdi ondan nefret edenler bile bir zamanlar onu ne kadar çok sevdiklerini, ona ne kadar güvendiklerini ve inandıklarını anlatıp duruyorlardı. İnsan ister istemez düşünüyor tabii nasıl olmuş da bu psikopatı sevmişler diye. Geçmişini okuyunca hakkaten inanıyorsunuz bir zamanlar doğru olanı yapmaya çalıştığına ancak kendisi Downworlders’lardan daha zayıf olduğuna inanmış ve bunun ezikliğini üstünden atamamış. Hırs yapmış adam resmen onların güçleri bende niye yok diye. Buna egosu da eklenince doğmayan çocuğunun üzerinde saçma sapan ve ölümcül olabilecek deneyler yapmaya kadar götürmüş işi. Savaşın eşiğinde olmalarının aksiyonuyla birlikte çok fazla da duygu uçuşuyor ortalıkta. Bunlar sadece karakterler arasında kalmıyor, okuyucuya da yansıyor. Bir an ağlamanın eşiğine gelmişken birden bire sinirden kuduruyorsunuz. Hele ki Shadowhunterların çoğuna öyle bir sinir oldum ki anlatamam… ‘Biz Valentine’la savaşamayız’ diye tutturdular gitti bir ara. Downworlder’larla beraber yaşamayı kabul etmek yerine teslim olcaklardı o manyağa. Nasıl sinirlenmesin insan? Idris de yeni karakterlerle de tanışıyoruz. Sebastian’la tanıştığınız zaman o işte bir iş olduğunu anlıyorsunuz (zaten ismi Sebastian olan çocuktan ne beklenir ki?) ama ne olabileceğini tam kestiremiyorsunuz. Ne çıkacak bunun atından acaba diyerek okumaya devam edince de görüyorsunuz ki çıkacak çok şey var. Hiç beklenmedik ölümler bunlardan bir tanesi… Bir yandan da önceki kitaplardaki ölümlerin anlamının aslında ne kadar büyük olduğu anlaşılıyor. Karakterlerin nasıl büyüyüp geliştiğini görmek de çok zevkliydi. Olaylar ve birbirlerine olan bağlılıkları nedeniyle hem çocuklar hem de yetişkinler büyüyor aslında… Clary’nin en yakın arkadaşı Simon başından beri pek şekerdi ama insan bir üzülüyordu çocuğun haline. Clary’ye aşık, aralarında birşey olmayacağını biliyor ama yine de kızı sevmekten vazgeçemiyor, okurken içi eriyor insanın. Eriyordu demem lazım aslında çünkü bu kitapta hem Clary’yle arasında olanları çözüyor kendi içinde, hem de vampir olduğunun iyice bir farkında varıyor, insan bir seviniyor. Bir sonraki kitap Nisan’da çıkıyor ve hikayenin nereye gideceğini çok merak ediyorum. Sonuçta bitmiş olması lazımdı ama bitmedi. İyi ki de bitmedi.  
]]>

You Might Also Like

No Comments

    Leave a Reply