Kitap Yorumu projeler

Sahilde Kafka: isyan etmek mi, kabullenmek mi?

sahilde kafka haruki murakami kitap

Haruki Murakami dünya genelinde çok sevilen, hakkında çok konuşulan bir yazar. Hatta normalde pek kitap okumayanların bile merak edip okuduğu ve sevdiği bir yazar. Takip ettiğim çok sayıda kitap yayınından, sosyal medya hesabından, vs. gördüğüm kadarıyla da Sahilde Kafka hayran kitlesinin en sevdiği kitaplarından. O yüzden kitap hakkında şimdiye kadar söylenmemiş olan neyi söyleyebilirim, bilmiyorum, ama her zaman olduğu gibi bana ne hissettirdiğinden yola çıkıyorum… Umarım siz de keyifle okursunuz.

Bir kitapkurdu olarak Haruki Murakami’yi duymamış olmak tabii ki imkânsız. Ancak bir ara, birdenbire o kadar popüler oldu ki açıkçası pazarlama harikası, gereğinden fazla abartılan bir yazar olabileceğini düşündüm o zamanlar. Ta ki çok sevdiğim Kitaplık Kedisi ile tanışana kadar. Murakami’nin onun için ne kadar özel olduğunu görünce tabii ki çok merak ettim ve önce Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, sonrasında da Sputnik Sweetheart kitaplarını okudum. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’nu çok ama çok sevdim; Sputnik Sweetheart da OK idi (4 yıldız vermişim zamanında ama şu an sadece genel itibariyle konusunu hatırlıyorum).

Bunların her ikisini de 2011 yılında okumuşum; düşünün! Demek ki Sahilde Kafka da o sıralar eklendi rafıma diğer kitaplarıyla birlikte. Ancak bir türlü sıra gelmemişti onu okumaya. Kısmet 2019’aymış… Size de şu oluyordur kesin: çok merak ettiğiniz, uzun süredir okumak istediğiniz bir kitabı elinize alırsınız, ilk 50 sayfayı okursunuz, sarmaz. Bir kenara bırakırsınız (evet; kenara bırakıyorum çünkü bugünkü yoğunlukta eskisi gibi ‘illa ki bitireceğim’ triplerine giremiyorum). Bazen de rastgele bir kitap geçer elinize, daha ilk sayfalardan içine gömülür ve elinizden bırakmak istemezsiniz. Sahilde Kafka, benim için ikinci bahsettiğim durum oldu; tamam, çok da rastgele geçmedi elime ama hayatımın çok tuhaf bir dönemine denk geldi.

Büyülü gerçekçilik ve Sahilde Kafka

Zimlicious’ı az biraz takip edenler Gabriel Garcia Marquez’i ve onun sayesinde tanıştığım Büyülü Gerçekçiliği ne kadar sevdiğimi bilir. “Nedir bu Büyülü Gerçekçilik?” diyenler için önce Wikipedia’dan arakladığım tanımını bir paylaşayım:

Büyülü gerçekçilik, normal ya da gerçekçi kabul edilen sanat akımlarında olmaması gereken sihirli ve mantık dışı öğeleri içeren sanat akımı.

Sayıları çok olmasa da bu türe katkıda bulunmaya çalışan başka yazarlar da buldum yıllar içerisinde ancak bir türlü sevemedim; hep olmayan bir şeyler vardı hikâyelerinde, anlatımlarında. Biliyorum, çok mızmızım bu konuda ama “hepsi ıyk!” da demiyorum; bir durun! Marquez kadar olmasa da bu işi iyi kotardığını düşündüğüm yazarlar ve kitapları var tabii. Mesela;

Bir anda soran olsa bu listede Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’nu da sayardım, şimdi listeme Sahilde Kafka da eklenecek! 15 yaşındaki, evden kaçan çocuk Kafka (evet, kendine verdiği takma ad bu kimliğini saklamak için) ve ilk başlarda onunla çok alakasız gözüken, küçükken başına gelen tuhaf bir olaydan dolayı okuma-yazma yeteneğini bile kaybetmiş olan ihtiyar Nakata’nın hikâyelerini öyle bir örmüş ki Murakami, kesişen yerleri yer yer görebildiğim halde sonunun nasıl geleceğini hiç ama hiç tahmin edememişim.

Hayatı kabullenmeli mi, isyan mı etmeli?

Sahilde Kafka bana en çok şunu sorgulattı: şu hayatta neyi kabullenmeli, neye isyan etmeli?

Benim gözümde Kafka Tamura, isyankâr olan taraf: babasının kurduğu düzeneğe, içine tıkıldığı duruma artık katlanamıyor ve tüm bunlardan uzaklaşmak için harekete geçiyor. “Omzundaki meleği/şeytanı” diyebileceğimiz Crow da (hayal mi, gerçek mi ona siz karar verin) Kafka’yı sürekli gaza getiriyor: öyle yapma, böyle yap; öyle değilsin sen, böyle olacaksın diye. Evden kaçarak çıktığı yolculukta da, Sahilde Kafka tanıtım yazısında da olduğu gibi “ilk kez aşkı ve tutkuyu yaşarken gizemli bir cinayetle kehanetin ve kaderinin düğümleri çözülmeye başlıyor.” Onun için faydalı oluyor yani isyan etmesi.

İhtiyar Nakata ise başına gelenleri kabullenmiş. Bir zamanlar dâhi bir çocukken okuma-yazmayı bile unutmuş olmayı kabullenmiş. Ailesinin onu dışlamasını; kardeşleri başarılıyken kendisinin devlet yardımıyla, üç kuruşa yaşıyor olmasını kabullenmiş. Hem okuma-yazma bilmediği, hem de pek “zeki” olmadığını kabullenmiş. Bu nedenle de yaşadığı bölgenin pek de dışarısına çıkmamış. Hayatından memnun ama Nakata; arada bir en sevdiği balığı yemesi en büyük lüksü. Başına gelen, kontrolü dışındaki olaylar nedeniyle o da bir isyan haline giriyor ama bu onun için iyi mi oldu, kötü mü oldu hala emin değilim.

Bu durumda bir şeyler elde etmek için mutsuz olup, isyan etmek mi gerekiyor? Mutlu olmak içinse kabullenmek mi altın kural? Şu an hayatımda öyle bir noktadayım ki kabullenmeye çalıştığım noktada daha da mutsuz oldum; o yüzden ben isyandayım. Sen bana n’aptın Murakami ya! Hiç spoiler’sız yorum yazdım size; siz de okuyup, kafalardan kafalara koşun da konuşalım.

Sahilde Kafka, Ölmeden Önce Okunacak 1001 Kitap listesinde de yer alıyor.

Her Ülkeden Bir Kitap projesinde ise Japonya’ya eklenmiş bulunuyor.

You Might Also Like

No Comments

    Leave a Reply