Menu
Kitap Yorumu

Steven Rowley ve Ahtapotu: 301 sayfalık metafor

New York’a ne zaman gitsem Union Square’deki Strand Bookstore’a ve Barnes & Noble’a uğramadan gelmem (ikisi beş dakikalık yürüme mesafesinde; çok tehlikeli!). Her seferinde elimde mutlaka bir listem olur ama tabii ki bütün kitap hastaları gibi bir yandan başka kitapları da kurcalarım. Hele bir de “3 al 2 öde” gibi köşeler varsa bakmadan geçmem. Bu iki mağazanın, özellikle Strand’in en sevdiğim yanı, çalışanlarının da kitap severler olması. Steven Rowley isimli yazarın Lily and the Octopus isimli kitabını hangisinden almıştım hatırlamıyorum ama “3 al 2 öde” masasında kafam karışık bir şekilde debelenirken sohbet etmeye başladığım çalışanın önerisiyle aldım; onu gayet net hatırlıyorum. Eğer bugün mağazaya geri gidip, öneren kişiyi bulsam ne derdim, biliyor musunuz? “Teşekkürler, pişman değilim okuduğuma ama, arkadaki yazar röportajını okumadın herhalde sen?!”

Kapağı ve yazarın ismini (Steven Rowley bir erkek ismi) yan yana koyduğunuzda zaten anında bir adam ve köpeği hakkında bir kitap olduğunu anlıyorsunuz. Az biraz okuduğunuzda da ahtapotun (Lily köpeğinin adı, ahtapot and the Octopus kısmı) neyin metaforu olduğunu daha en başta çözüyorsunuz. Ve yazar bu metaforu bulduğunda kendiyle epey gurur duymuş sanırım çünkü inanın bir tutmuş, 301 sayfa boyunca bırakmamış. Buna da tamamız bazı durumlarda ama sonradan sinirlendim işte. Anlatacağım neden… Hazır mısınız?

Steven Rowley ve köpeği Lily’nin hikâyesi

Derdimin bunun bir köpek kitabı olması olmadığını tekrarlamak isterim: yukarıda da belirttiğim gibi, elinize aldığınız anda bir köpek ve sahibinin hikâyesi olduğunu anlıyorsunuz zaten. Hele ki siz de köpek olsun, kedi olsun, başka bir tür olsun, bir hayvanla evinizi paylaşıyorsanız 12 yaşındaki köpeği Lily’nin bir tümörü olduğunu (bknz. Octopus) keşfeden yazarın nasıl paramparça olduğunu çok iyi anlarsınız. Her ne kadar “senin çocuğun yok; anlamazsın” diyen insanların çoğu “benim de kedim var; az da olsa anlıyorum bence” dediğimde suratıma tuhaf tuhaf baksalar da bu adamcağızın durumu içinizi azıcık da olsa sızlatmazsa insan olup olmadığınızı sorgulamanız gerekir derim…

yazar steven rowley
Yazar Steven Rowley. Kaynak: stevenrowley.com

Bununla birlikte klasik bir “hasta biri var, sonu ne olacak, etrafındakiler de mahvolmuş durumda” hikayesi Lily and the Octopus. Steven Rowley ahtapot metaforunu 301 sayfaya yayarken araya farklı metaforlar da eklemeye çalışmış ve bütün hikayeyi kendi ağzından anlatmış. Tabii ki yine beklendik bir şekilde Lily ile konuştuğu bölümler de var. Ve yine beklendik bir şekilde Lily’nin başına gelenler üzerinden kendi hayatını, seçimlerini, şimdiden sonra neler yapacağını da sorguluyor. Dedim ya; beklendik şeyler tüm bunlar. Okurken büyük keyif almadım açıkçası; haliyle zaten hazmetmesi zor bir konu. Ama “ooooof uğraşamayacağım bununla” diye kenara attığım bir kitap da olmadı. Ta ki kitabının sonuna eklenen okuma rehberimsi kısımlara kadar.

İngilizce kitap okuyorsanız daha önce de denk gelmişsinizdir. Çoğu zaman kitapların sonunda kitap kulüplerine yol gösterecek, sohbetlerine katkı sağlamaya yönelik bölümler olur. Öyle bir bölüm Lily and the Octopus’ta da var. Bu kısım tamam. Benim tabii kitap kulübüm olmadığı için ben genelde bunları kendi kendime okuyup, kendi kendime tartışıyorum (çok yazık, değil mi?) Asıl olay bunun peşine ekledikleri Steven Rowley röportajı. Genel olarak baktığınızda bunda da çok anormal bir durum yok çünkü her yazara sorulan, klasik “bu kitabı yazmak sizin için çok mu zordu?” gibi sorular yöneltilmiş kendisine. Ama bir yere çok ama çok takıldım işte. Tam olarak şurası:

I tried to write Lily’s story with unflinching emotional honesty, and the connection that people seem to feel, despite the magical realism, is a testament to the power of the truth.

Yani, Lily’nin hikâyesini dürüst bir şekilde yazmaya çalışmış (bu kısım OK) ve büyülü gerçekçiliğe rağmen insanların bu hikayeyle hissettiği bağlantı gerçeğin gücünün bir kanıtıymış. Gerçeğin gücüne inanıyorum; onu sorgulayacak değilim. Büyülü gerçekçilik zaten çok sevdiğim bir şey. Ama düşündüm düşündüm, bu kitabın neresinde büyülü gerçekçilik var, bulamadım. Çünkü yok. Eğer ahtapotu kastediyorsa da çok özür dilerim sevgili Steven Rowley ama o 301 sayfa süren bir metafor, büyülü gerçekçilik öyle bir şey değil.

Gördüğüm kadarıyla kitap Türkçe’ye çevrilmemiş. Üzülmedim açıkçası çünkü çok da bir şey kaçırmıyorsunuz dürüst olmak gerekirse. Ben asıl yazarın The Editor isimli kitabını merak ediyordum ama okumak için acele etmeyeceğim sanırım.

No Comments

    Leave a Reply

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.