Menu
Kitap Yorumu

Üçüncü Çoğul Yalnızlık : Sahiplenmenin de bir sınırı olmalı!

üçüncü çoğul yalnızlık hülya temel kitap yorumu zimlicious kitap blogu

Eskiden beridir pek Türk yazar okumuyorum. Bunun başlıca sebebi sanırım okulda zorla okutulanları hiç ama hiç sevmemem, sevememem. “Okul kitapları zaten sevilmiyor ki!” dediğinizi duyar gibiyim ama durum benim için öyle değil valla: en sevdiğim yazar Gabriel Garcia Marquez’le okulda tanıştım mesela. Albert Camus’u, F. Scott Fitzgerald’ı ve hatta Shakespeare’i okulda tanıdım. İster Amerikancı deyin, ister özenti deyin, isterseniz farklı bir şey üretin; o size kalmış ama işte okulda okuduğum Türk yazarlar beni sarmadı. Hep içimi kıyan, “hooooof” dedirten bir yanları oldu. Bu yüzdendir çok uzun süredir zevkine sorgusuz sualsiz güvendiğim biri tavsiye etmediği sürece de önyargılı bir şekilde Türk yazarlardan uzak durmaya çalışıyorum. “Kitabımı okur musunuz?” diye iletişime geçenleri de genelde konu ilgimi çekmediği için geri çeviriyorum ama az da olsa merak ettiklerim de oldu. Hülya Temel tarafından kaleme alınan Üçüncü Çoğul Yalnızlık da bunlardan biriydi.

Bu SPOILER olacak ama ilgimi çekmesinde yazarın kendisinin e-posta yoluyla yazdığı kısa tanıtım etkili oldu: “Romanımın konusu muhafazakar bir ailenin eşcinsel oğlunu kurtarma çabası, onu fakir bir kızla evlendirmesi ve hem kızın, hem erkeğin hem de annenin yaşadıkları ve iç dünyalarıyla hesaplaşması üzerine.” Açıkçası yalnızca kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısını okusaydım yüksek ihtimalle elime almazdım çünkü çok alışkın olduğumuz, yıllardır dinlediğimiz, izlediğimiz (ki benim dinlemekten ve izlemekten kaçtığım) hikâyeler gibi geliyor kulağa. Halbuki Üçüncü Çoğul Yalnızlık kitabının içinde bugün yabancı yazarların bile yeni yeni işlemeye cesaret etmeye başladığı konulara değinilmiş.

üçüncü çoğul yalnızlık hülya temel kitap kapak

Üçüncü Çoğul Yalnızlık : Mutlu son arayanlar uzak dursun

Üçüncü Çoğul Yalnızlık, içinde yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerini patır patır suratımıza vuran bir kitap. Buna örnek vermem gerekirse, ana karakterlerden Sevda’nın kendi ağzından çıkan şu cümle bile yeter bence:

“İşte genç kızlığa adım atışım da yine konuşulmaması ve sorulmaması gereken bir konu oldu.”

sayfa 9

“Zengin oğlana fakir kız aldılar” resminin arka planında erkeklerin kadınlardan üstün görüldüğü bir toplum, çocuklarını kendilerine göre en iyi şekilde (namuslu, terbiyeli) yetiştirmeye çalışırken onların kim olduğunu, ne istediğini veya isteyebileceğini yok sayan ebeveynler, çocuklarının her adımını, hareketini, düşüncesini kontrol etmeye çalışan aileler… Herkesin en büyük ilgi alanının konunun komşunun hayatı olduğu mahalleler… Sırf komşulara hava atmak için, onlar geleceği zaman, gözlerine sokmak üzere takılan altın bilezikler… Bu tarz bir aileye doğmadığım için kendimi oldum olası çok şanslı hissettim ve gerçekten de Üçüncü Çoğul Yalnızlık kitabındaki karakterler ve olaylar o kadar gerçekçi, maalesef o kadar bilindik ki aklımın erdiği günden beri neye, neden isyan ettiğimi hatırlattılar bana.

Daha fazla spoiler vermeyeceğim ama “mutlu son arayanlar uzak dursun” da dedim mecbur çünkü hikâyenin sonu şaşırtmasa da oldukça üzdü beni. Yine de eminim ki benden farklı düşünenler de çok fazla olacaktır. “En mantıklı hareket oydu, daha başka ne yapacaklardı?!” diyenler çıkacaktır. Ben kitabı okurken ana karakterlere gerçekten üzüldüm ve “hadi şimdi isyan et bari!” diye haykırdım sık sık. Bazen denediler denemesine, bazen de kendilerini tutamadılar ama neyi ne kadar başardıklarını artık okuyup göreceksiniz.

Üçüncü Çoğul Yalnızlık, ailelerin aldığı kararla zengin adamla evlendirilen Sevda’nın önsözüyle başlıyor, yine onun anlatısıyla devam ediyor ve sonrasında evlendirildiği adam Emrah’ın anlatısına geçiyor. Bunun peşine yine ana karakterlerden biri olan Emrah’ın annesi Nur’un duası ile devam ederek, tüm yaşadıkları ve öğrendikleri karşısında Sevda’nın kendi ağzından aldığı kararı dile getirmesiyle sonlanıyor. Aynı sorunun etrafında dönen, belli bir noktada kesişen hayatları farklı karakterlerin gözünden vermek iyi bir fikir bence ama ‘ben anlatısı’ yerine olimpik anlatıcı tercih edilseydi daha etkileyici olabilirdi diye düşünüyorum. Bazı şeyler karakterin içinde bulunduğu durum nedeniyle çok uzamış veya tekrarlamış gibi geldi bana. Onların gelgitlerini, çelişkilerini, duygusal karışıklıklarını objektif bir şekilde aktarabilecek bir ses bekledim ama yoktu. Belki de benim üstüne bin bir yorum yapacağım çok şey olduğundandır; kim bilir…

Tanıtım Yazısı

“Evet, o gizemli sır sayesinde ben, ailem, Özlem artık her şeye sahiptik. İlk defa bu sırrı öğrenmekten ve büyünün bozulmasından riyakârca korktum. Öyle ya, ya taşıyabileceğimden daha büyük bir sırsa ve ben elime yüzüme bulaştırırsam her şeyi? İşte o zaman ben ve ailem başladığımızdan daha kötü bir yere dönecektik. En iyisi olay kendiliğinden çözülene kadar beklemekti. Bir ömür bile olsa bir daha bunun konusunu etmemeye karar verdim.” Sevda.

Anne-baba çocuğunu yetiştirirken sınırlarını da çizer: dürüst insan olacaksın, büyüyeceksin, yuvanı kuracaksın… Kendi yaşamadıklarını çocuğunun en iyi şartlarda yaşamasını ister. Kendi sahip olmadıklarına çocuğunun sahip olmasını ister… Ne güzel temenniler. Her anne-babanın hayali sahip olduğu çocuğun en iyisine kavuşmasıdır. İşte burada belki de en büyük çatışma başlar. Sahip olmak… Anne-baba olmakla sahip olmayı karıştırmak… Çocuğunu yetiştirirken tüm fiziksel ihtiyaçlarını imkanları ölçüsünde karşılarken, birey olmasının önüne sınırlar koymak ve bunu da koruma adı altında yaptığına en başta kendisini inandırmak…

No Comments

    Leave a Reply

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.