Kitap Yorumu Yazarla Söyleşi

Yazarla Söyleşi: Tuğrul Türkkan – Arjantin Rüyası

Arjantin Rüyası, bu yılın beklenmedik sürprizlerinden biri oldu. Nedir, ne değildir diye çok bakmadan, hatta arkasını bile okumadan başladığım kitapta kendimi birdenbire Arjantin sokaklarında, Kerem ve Babek ile kitabın başlarında birkaç sayfalığına gördüğüm bir kızın peşine düşmüş şekilde buldum. Başka biri yazsaydı belki Arjantin Rüyası klasik, çıtır-çerez okunan bir aşk romanı olabilirdi. Ancak Türkkan‘ın kalemiyle okurlar karakterlerin çeşitli felsefi tartışmalarına konuk oluyor, edebi göndermeleri farkedince şaşırıyor, seviniyor ve aşkın sadece yüzeyselliğine değil, duygusal ve psikolojik tarafına da tanık oluyor.

Arjantin Rüyası‘nın yazarı Tuğrul Türkkan beni kırmadı ve sorularımı yanıtladı. Hem de kendini eleştirmekten çekinmeden, içtenlikle yanıtladı! Eşi Bahar Hanım’a da buradan ayrıca teşekkür ediyor ve sizi yanıtlarıyla baş başa bırakıyorum…

99853c45-0b2f-4ac6-b4a6-d3dde88c78f6-1

Öncelikle kendinizden biraz bahseder misiniz? Yazarlık nasıl başladı sizin için?

Boğaziçi Üniversitesi ekonomi mezunuyum, kurucusu olduğum firmada danışmanlık yapıyorum. Yazar bir babanın oğlu olarak yazarlık kariyerimin başlangıcı herhalde 7-8 yaşlarına gider. Babam yazmamı teşvik etmek için yazacağım öyküdeki her cümle için bana bir madeni para verirdi. O yaşta kurguda zorlanıyormuşum ki, evdeki eski çizgi romanların resimlerine bakıp öyküleştirmeye çalışıyordum.

Kitabınız için mekan olarak neden Arjantin’i tercih ettiniz?

Romantik aşkın psikolojisi ile ilgili bir roman yazmak istiyordum. O dönemde bir ay Arjantin’de kaldım. Bir bakıma Arjantin o temayı cisimleştirecek ortam yarattı.

Hikayeyi, metafizikle, karakterlerin iç dünyasına girerek zenginleştirmeye nasıl karar verdiniz? Konuya özel bir ilginiz var mı?

İki katmanlı bir roman yazmak istiyordum. Roman üst katmanda karakterin bireysel aşık olma deneyimi, alt katmanda ise romantik aşkın (ya da genel anlamda bir fikir akımı olarak Romantizm’in) metafizik yönü ile ilgili olacaktı.

Bir görüşe göre, romantik aşk varoluşa anlam aramayla ilintili. Cinselden çok, dinsel bir doğası var. Aşık olduğumuzda, karşımızdaki kişiyi romantize ederek, aşkın -ve tabi gerçeklikten kopuk- bir deneyim yaşıyoruz. Yeşil gözlü genç kızı, yeşil gülü, Kerem’in arayışını ve romanın sonunu semboller olarak düşünerek romanı arkaplanda bu meseleye bağlamak istedim.

Alegoriye yönelirken karakterlerin fazla tipleşmesinden endişeliydim. Dediğim gibi, üst katmanda aşık olmanın Kerem’in ruh halini, dünyayı algılayışını nasıl değiştirdiğini, yani karakterlerin kişisel öykülerini de güzel bir üslupla anlatmak istiyordum. O yüzden iç dünyalarını derinleştirmeye çalıştım.

Rosa Verde’yi nereden öğrendiniz? Sizin için özel bir yeri var mı?

Arjantin’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde, yeşil gül yetişmiyor. Hayal ürünü. On sekizinci yüzyılda romantik akımın sembolü olmuş Novalis’in mavi çiçeğinden esinlendim.

Kerem’in kısa süreliğine tanıştığı bir kızı bulmak için şehri adım adım dolaşması biraz tuhaf değil mi? İnsanlar yapıyor mu böyle şeyler? Siz hiç yaptınız mı?

Ben Kerem’in yerinde olsam yapar mıydım? Yapmazdım. Bunu yapabilecek insanlar var mı? Aşık olup akıldışı davranışlar sergileyen insanlar var. Gazetelerin üçüncü sayfalarında sık sık rastlarız.

Kerem’in karşılaşma öncesindeki psikolojisi, Türkiye’de değil Arjantin’de olması, rüyada aşık olma deneyiminin yarattığı coşkunluk, başına gelen olayların heyecanı… Bence bu şekilde davranabilir. Öte yandan, romanda inandırıcılık açısından sorunlu yerler var. Kendimi eleştirecek olursam örneğin, Babek’in akıbetinin ortaya çıkması “fazla tesadüfi”.

Hikayenin içine edebi ve sanatsal göndermeleri çok güzel, okuru rahatsız etmeyecek şekilde yerleştirmişsiniz. Sizce böyle göndermeler anlatıma ne katıyor?

Roman büyük oranda Romantizm ile ilgili olduğundan, Novalis, Keats, Byron, Friedrich, Coleridge’e göndermeler ana temayı belirginleştirmek ve estetize etmek yönündeydi.

Kelimeler okuyucunun belleğinde yer aldığından, yazar okuyucunun belleğindeki o kelimelere dokunarak imgelemler yaratıyor. Aynı şekilde, Friedrich’in tablosu, Keats’in şiiri vb. de okuyucunun belleğinde ise benzer bir zihinsel ilişki kurabiliyorsunuz. Ayrıca, muhtemelen okuyucu bildiği bir şeyin farklı bir şekilde kullanılmasından haz alıyor. Bunun olumsuz yönü, bunu ne kadar fazla yaparsanız, o kadar dar bir okuyucu kitlesine hitap etmiş oluyorsunuz.

Ben şahsen güzel üsluptan, edebi ve sanatsal göndermelerden daha fazla zevk alıyorum. Sonraki romanlarımda, özgün ve estetik metaforlar kullanmak, bellekte dolaylı çağrışımlar yaratarak atmosfer yaratmak öncelikli arzularım.

Düz bir çizgi çizip bir yana “Ne anlatıyor?” diğer yana “Nasıl anlatıyor?” yazsak ve yazarları yerleştirsek, muhtemelen Dostoyevski çizginin en solunda, Nabokov en sağında yer alırdı -Nabokov’un Dostoyevski’ye alerjisi de bundan olabilir-. Tolstoy sola yakın, Proust sağa yakın olurdu. Bu çizgide ortalarda bir yerde olmak istiyorum.

Arjantin Rüyası’nın macerasından biraz bahseder misiniz? Fikir nereden çıktı, nasıl yazmaya karar verdiniz, nasıl bir süreç oldu?

2010 sonu Arjantin’de bir ay kaldım. O dönemde romanın ilk taslağına başladım. İlk taslak yirmi beş günde bitti ve iki yüz sayfa civarındaydı. Avantaj ve dezavantajları olan, “bina inşaatına” benzetilebilecek bir yazma yöntemim var. Önce “kabasını” yazıyorum, taslağı bir köşeye atıp iki üç ay unutmayı bekliyorum. Sonra okuyup beğenmediğim bölümleri siliyorum, tekrar yazıyorum. İki üç taslaktan sonra okunabilir bir metin ortaya çıkıyor. Güvendiğim iki üç kişiye okutup yorumlarını dinliyorum. Karakterlerin inandırıcılığı, olaylar arasındaki neden sonuç ilişkilerinin tutarlılığı, atmosfer, mantık hataları, öykünün amaçladığım hissiyatı okuyucuda uyandırıp uyandırmadığı gibi konuları tartışıyoruz… Sonra iki üç taslak daha çalışıyorum. Bir yandan da küçük kartlara psikolojik detaylar, tasvirler, özgün anlatımlar, beden dili, iç diyaloglar gibi günün herhangi bir saatinde aklıma gelenleri not ediyorum. Bunlar anlatımı zenginleştirme amacı taşıyor, bir bakıma bitmiş inşaatın süslemesi… Son taslakta bir kez daha üzerinden geçip bitiriyorum. Eşim ve yayınevinin iki editörü romanı okuyup son düzeltmeleri yaptılar. 2015 başında roman basıma hazır hale geldi.

Aileniz ve arkadaşlarınız kitabınızı okudu mu? Ne düşünüyorlar?

Evet, çoğu okudu. Olumlu görüşler çoktu, çoğu kişi üst katmandaki öyküden keyif aldı. Üslübunun enerjisini ve yumuşaklığını, Babek karakterinin ilginçliğini, romanın sonunun klişeden uzak olmasını, kolayca melodrama kaçabilecek bir konuyu sentementalizme kapılmadan işlememi, dallanıp budaklanan kapsamlı yapısını beğenenler oldu. Yakın çevrenizden olumsuz eleştiri almak zordur. Yine de lafını budaktan sakınmayan dostlarım var. Gerçekçi roman sevenler düş bölümlerini sevmediler. Bir dostum, romanda verilen bilgilerin fazlalığına işaret etti, bazılarını organik değil, mekanik buldu. Romanın dilinin akıcı, konusunun merak uyandırıcı olmasının yarattığı olumsuzluğa değinen oldu. Daha belirgin olan serüvenin heyecanına kapılıp, edebi tarafını -atmosfer, metaforlar, psikolojik detaylar, alegori- görmüyorsunuz. “Kıza kavuşacak mı?” sorusunun yarattığı merak ve bu merakla gelen sabırsızlık romanın diğer güzelliklerini gölgeliyor olabilir.

Bundan sonraki projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?

İlk taslağı iki sene önce bitmiş bir romanım var. Seksen sonlarında yayınlanmış bir Türk dizisine ithafen, romanın ismini “Kavanozdaki Adam” koymak istiyorum. Kişisel kimlik ve bellek temalı bir çalışma olacak.

Zimlicious okurlarına bir mesajınız var mı?

Roman yazarlığına bir çok yazara nazaran geç başladım. Umarım 10-15 sene sonra, siz ve değerli okuyucularınız bu ilk detaylı röportajımı anımsayıp tebessüm edersiniz. Teşekkür ederim.

Kitabın tanıtım videosunu da buradan izleyebilirsiniz:

[embed]https://www.youtube.com/watch?v=i_6KfQNfwVY[/embed]]]>

You Might Also Like

No Comments

    Leave a Reply